***Hoşgeldiniz!!! Trakyadaki en güncel ve en kaliteli haberler için; www.trakyahaberci.com...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

TEKİRDAĞ MİLLETVEKİLİ SAYIN KEMALETTİN NALCI’NIN 7/8015 ESAS NUMARALI YAZILI SORU ÖNERGESİNE BAKANLIĞIMIZCA HAZIRLANAN CEVAP



Soru 1: Tekirdağ’ın Merkeze bağlı İnecik köyünde Osmanlı Döneminden kalma 3 asırlık hamam bakımsızlıktan dolayı çökme tehlikesi ile karşı karşıya mıdır?

Soru 2: 300 yıllık geçmişe sahip olan hamamın ekonomik sebeplerden dolayı atıl durumda olduğu doğru mudur?

Soru 3: Tarihi hamamı restore etmek için ne yapılması planlanmaktadır?


CEVAP 1, 2, 3: Tescilli kültür varlığı Erenler Hamamı Tekirdağ ili İncecik Köyü köy tüzel kişiliği mülkiyetinde olduğundan Bakanlığımız yatırım bütçesinden onarımı gerçekleştirilememektedir.

Ancak, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 12 nci maddesinin 5 nci fıkrasına dayanılarak hazırlanan “Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Ait Katkı Payına Dair Yönetmelik” hükümleri çerçevesinde belediyelerce; bina, arsa ve araziler için mükellefiyetin başlangıç yılında tespit edilen vergi değeri üzerinden ve yıllık olarak tarh, tahakkuk ve tahsil edilen emlak vergisinin % 10’u oranında emlak vergisiyle birlikte taşınmaz kültür varlıklarının korunması için katkı payı tahsil edilerek il özel idaresince söz konusu amaçla açılan taşınmaz kültür varlıklarının korunmasına ait katkı payı hesabına yatırılmaktadır. Katkı payı hesabında toplanan miktarlar, belediyelerce taşınmaz kültür varlıklarının korunması ve değerlendirilmesi amacıyla belediyelerin sınırları içindeki mevcut taşınmaz kültür varlığı oranı, mevcut durumu, ilin kültürel değerlerine katkısı dikkate alınarak valilik tarafından hakkaniyet ölçüsünde kullandırılmaktadır. Bahsi geçen hamam ile ilgili olarak Tekirdağ İl Özel İdaresi İmar ve Kentsel İyileştirme Müdürlüğü (KUDEB) tarafından bakım ve onarım izni verilmiş olup katkı payından yararlanabilmeleri için belediye başkanlığına ve belediyesince de il özel idaresi müdürlüğüne başvuru yapılması halinde valiliklerince değerlendirilebilecektir.

BABAESKİ ATOMİK TEKSTİL ÇALIŞANLARI DUPNİSA MAĞARASI’NA GEZİ DÜZENLEDİ


Trakya’da Tekstil Sanayinde önde gelen işletmeler arasında yer alan Atomik Tekstil Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi, çalışanları için “Dupnisa Mağarasına” bir moral gezisi düzenledi.
Ülkedeki artan ekonomik krize rağmen, Çorlu’da örme kumaş, Çerkezköy’de boya ve terbiye, Babaeski’de kumaş kesim, baskı, nakış ve dikiş ve Ordu’da ise dikiş işletmeleri bulunan bir tekstil ve hazır giyim üretim grubu olan, Babaeski ve Ordu’daki işletmelerinde, toplam 20 dikiş bandı, 17 nakış makinesi, 3 otomatik kesim makinesi ve tasnif alanlarıyla, ayda 600 bin adet hazır giyim üretimi gerçekleştiren Atomik Tekstil, çalışanlarını “Dupnisa Mağarası” moral gezisi ile ödüllendirdi.
Kırklareli’ne bağlı Üsküp Beldesi üzerinden Demirköy’ün Sarpdere Köyü sınırları içerisinde ve köyün 5 km güneybatısında yer almakta olan, Bulgarcada delik anlamına gelen Trakya’nın Turizme açık tek mağarası olan “Dupnisa Mağarasını” topluca gezen Atomik Tekstil çalışanları, mağaranın girişinde ki ilginç şekillerden oluşan doğa harikası sarkıklardan oldukça etkilendiler.
Mağarayı gezdikten sonra birlikte piknik alanına geçen fabrika çalışanları, burada Alpullu’nun Meşhur Köftecisi Lütfü Usta’nın kendilerine hazırladığı mangal partisine katılarak öğlen yemeği yediler.
Yemekten sonra düzgünce bir araziye geçen fabrika çalışanları burada gruplar halinde ip atlama, yakan top ve voleybol oynayıp gönüllerince eğlendiler. Keyifli geçen bir günün ardından akşamüstü mutlu bir şekilde Babaeski’ye dönen Atomik Tekstil çalışanları, bu geziyi organize eden yetkililere teşekkür ettiler.
HABER VE FOTO:METİN KARAKUŞ

3 Temmuz 2009 Cuma

Madencilik sorunları masaya yatırıldı


Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı’nın organizasyonunda Tekirdağ’da ‘3. Trakya Madencilik Sorunları Toplantısı’ yapıldı. Maden İşleri Genel Müdürü Mehmet Hamdi Yıldırım’ın da konuşmacı olarak katıldığı toplantıda maden yasasının eksiklikleri ve son düzenlemeler ile ilgili görüşler, Trakya’nın nazım planı sorunları, küresel krizin Trakya madenciliğine etkileri ve madencilik teşvikleri masaya yatırıldı.

Tekirdağ’daki Hotel Yayoba’nın konferans salonunda saat 14.00’de başlayan toplantıya, Maden İşleri Genel Müdürü Mehmet Hamdi Yıldırım’ın yanı sıra, Tekirdağ Vali Yardımcısı Erdoğan Özdemir, Türkiye Madenciler Derneği Başkanı İsmet Kasapoğlu, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı Başkanı Prof. Dr. Güven Önal, Trakya Madenciler Derneği Başkanı Cahit Sağlam, Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı Tekirdağ Temsilcisi Kani Alp, madenciler, sivil toplum kuruluşu temsilcileri ve davetliler katıldı.

İki bölüm olarak düzenlenen toplantının ilk bölümünde açılış konuşmaları yapıldı. Yurt Madenciliği Geliştirme Vakfı Tekirdağ Temsilcisi Kani Alp açılış konuşmasında geleneksel hale gelen toplantıların yöredeki tüm girişimcilerin önünü açacağına inandığını belirtti. Madenciliğin sorunlarına vurgu yapan Alp, toplantının Trakya madenciliğine olumlu katkı yapacağını vurguladı.

Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı Başkanı Prof. Dr. Güven Önal da, Türkiye’de madenciliğin ne denli önemli olduğunu herkesin bildiğini aktararak, madenler olmadan hayat ve medeniyetin olamayacağına işaret etti. Önal, madenlerin ülkelerin vazgeçilmez varlıkları olduğunu kaydederek, “Çoğu kez nereden geldiğini bilmediğimiz bazı propagandalarla, hepimizin inandığı bazı programlarla Türkiye’nin doğal kaynaklardan yararlanması değişik platformlarda engellenmek istenmektedir. Lütfen bu oyuna gelmeyiniz. Gerçekleri bütün çıplaklığıyla söyleme cesaretine hepimiz sahip olmalıyız.” diyerek konuşmasını sonlandırdı.

3. Trakya Madencilik Sorunları Toplantısı’na katılan Tekirdağ Vali Yardımcısı Erdoğan Özdemir ise, Tekirdağ’ın daha çok kömür madeniyle anıldığını vurgulayarak, il genelinde daha çok Saray ve Malkara ekseninde olmak üzere toplam 173 milyon ton kömür rezervinin bulunduğunu söyledi. Kömürlerin çoğunun yüzeyde bulunduğunu çok az bir kısmının da kapalı sistemle çıkarılarak ülke ekonomisine kazandırıldığını aktaran Özdemir, Tekirdağ’da ayrıca Saray’da kuvars madeninin çıkarıldığını hatırlattı.

İlk bölümdeki açılış konuşmalarının ardından Maden İşleri Genel Müdürü Mehmet Hamdi Yıldırım, Türkiye Madenciler Derneği Başkanı İsmet Kasapoğlu ve Trakya Madenciler Derneği Başkanı Cahit Sağlam’ın katıldığı bir açık oturum gerçekleştirildi. Yurt Madenciliğini Geliştirme Vakfı’ndan Dr. Nijat Gürsoy’un yönetiminde gerçekleştirilen açık oturumda konuşan Maden İşleri Genel Müdürü Mehmet Hamdi Yıldırım, karşılıklı görüş alışverişinde bulunmak için bir çok ilde maden sorunlarıyla ilgili madenciler tarafından organize edilen toplantılara katıldıklarını belirterek, Maden kanununda iptal edilen kanunlar dahil olmak üzere, sektörün içinde bulunduğu bir takım sorunları içine alan bir paket oluşturduklarını, taslağı 10-15 gün içinde Bakanlığa göndereceklerini ve Meclis açıldığında da taslağın gündeme getirileceğini aktardı.
Maden İşleri Genel Müdürlüğü’nün yaptığı yasal çalışmanın son derece açık yürütüldüğünü vurgulayan Yıldırım, sektör temsilcileri ile görüş alışverişinde bulunarak en ideal yasal çalışmayı ortaya çıkarmak istediklerini ifade etti. Maden kanunu değişikliği yapmadıklarını mevcut maden sorunlarını çözmek için yasal bir taslak hazırladıklarını belirten Yıldırım şunları söyledi: “Son dönem içinde dünya bir kriz içinde. Bunun elbette Türkiye’ye ve Madencilik sektörüne yansımasını hepimiz yaşıyoruz. Bu konuda bir teşvik yasası hazırlığı vardı bu tamamlandı. Bu konuda son öğrendiğimiz kadarıyla teşvikle ilgili olarak iki tür çalışma yapılıyor. Yani hem bölgesel ayrım hem de bölgelerde hangi sanayinin teşvik edilmesi gerektiği yönünde bir teşvik çalışması söz konusu. Bu teşviklerin madencilik sektörüne olumlu katkılar yapacağını düşünüyoruz.”
Yıldırım’ın konuşmasının ardından Türkiye Madenciler Derneği Başkanı İsmet Kasapoğlu söz aldı. Kasapoğlu da madencilerin sorunlarına değinen bir konuşma yaptı. 18,00’a kadar süren açık oturumda Maden ve Orman izinlerinde doğan boşluk ve alınacak önlemler, maden yasasının eksiklikleri ve son düzenlemeler ile ilgili görüşler, Trakya’nın nazım planı sorunları, Trakya madenciliğine küresel krizin etkileri ve madencilik teşvikleri gibi ana başlıklar altında konuşmalar gerçekleştirildi. Toplantı, verilen akşam yemeğinin ardından sona erdi.

KAYNAK:TRAKYA GAZETESİ

TEKİRDAĞ BELEDİYE BAŞKANI FRANSADAN DÖNDÜ


Tekirdağ Belediye Başkanı Op. Dr. Adem Dalgıç, bir dizi temas ve incelemelerde bulunmak üzere gittiği Fransa'dan döndü. Fransa'nın Rouen Kenti ile kardeş şehir olma yolunda ön çalışmaları başlattıklarını söyleyen Başkan Dalgıç, "Bu anlamda son derece yararlı görüşmelerde bulundum. Rouen kentinde yapılan belediyecilik çalışmaları ile ilgili detaylı araştırma ve inceleme imkanı buldum. Kardeş şehir olma adına ön çalışmaları başlattık. Bu anlamda son derece yararlı bir çalışma oldu" dedi. Toplantılarda ayrıca Rouen Üniversitesi ile Namık Kemal Üniversitesi arasında karşılıklı işbirliği konusunda protokol imzalandı.

ANA VATAN PARTİSİ GENEL BAŞKANINDAN TEKİRDAĞ VALİSİNİ ZİYARET


Çeşitli temaslarda bulunmak üzereTekirdağ ilinde bulunan Anavatan Partisi Genel Başkanı Salih UZUN ve beraberindeki heyet Tekirdağ valisi Zübeyir KEMELEK e nezaket ziyaretinde bulundu.

SAKARYALI ÖĞRENCİLER TEKİRDAĞ VALİSİNİ ZİYARET ETTİLER


Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen Gönül Köprüsü Projesi kapsamında Sakaryadan Tekirdağ iline gelen öğrenci ve öğretmenleri temsilen bir grup Vali Zübeyir KEMELEK i makamında ziyaret etti.
Ziyarete gelen öğrenci ve öğretmenlere Tekirdağ valisi tarafından Tekirdağ logolu şapka, kupa ve anahtarlık hediye edildi.
08 Temmuz 2009 Çarşamba ününe kadar İlde bulunacak olan 120 öğrenci ve 9 öğretmen program kapsamında İl merkez ve ilçelerinde bulunan tarihi ve kültürel mekanları ziyaret edecekler. Grup ayrıca, Zübeyde Hanım Kız Meslek Lİsesi Müdürlüğü bahçesinde oluşturulan Gönül Köprüsü Projesi Hatıra Ormanına da fidan dikecekler.

Trakya Sularındaki Kirlenme

Cangir, Trakya'da 1,9 milyon hektar tarım alanı olduğunu, bölgedeki potansiyel tarım topraklarının özenle korunup işlenmesi gerektiğini söyledi
Namık Kemal Üniversitesi (NKÜ) Ziraat Fakültesi Toprak Bölümü Başkanı Prof. Dr. Cemil Cangir, ''Tekirdağ alanına giren yüzey suları, özellikle boya sanayi ve diğer tekstil sanayi nedeniyle en kötü nitelikte olan 4. sınıf kalitedeki su konumuna gelmiştir'' dedi. Cangir, Trakya'da 1,9 milyon hektar tarım alanı olduğunu, bölgedeki potansiyel tarım topraklarının özenle korunup işlenmesi gerektiğini söyledi. Trakya'daki tarım topraklarının 1 milyon 550 bin hektarlık alanının, Türkiye ortalamasının üzerinde verim getirdiğini ifade eden Cangir, bunun da bölgenin yüzde 82'lere varan toprak yapısını teşkil ettiğini belirtti. Tarım arazilerinin sulanabilir nitelikte olduğunu, ancak yer altı sularının dengeli kullanılmaması yüzünden bu imkandan yararlanmanın mümkün olmadığını ifade eden Cangir, yer üstü sularının da sanayi atıkları yüzünden kirlendiğini, tarım arazilerinin sulama yapılamayacak nitelikte olduğunu bildirdi.
Cangir, ''Tekirdağ alanına giren yüzey suları, özellikle boya sanayi ve diğer tekstil sanayi nedeniyle en kötü nitelikte olan 4. sınıf kalitedeki su konumuna gelmiştir'' diye konuştu. Bu suların tarımda kullanılmasının insan sağlığı üzerinde ciddi tehlikeler yaratacağına işaret eden Cangir, şöyle devam etti: ''Bu kirli sulara bulaşmış organik ve inorganik ağır metallerle birlikte gelen elementler var. Bu elementler toprağa ulaştıktan sonra azot gübresi gibi uzaklaşmak yerine tutunurlar. Toprakta yetişen her ürün insana ulaşır. Davranış bozukluklukları ve el titremesi gibi komplikasyonlara yol açan ağır metal bulaşmalarının insanlara korkunç yan etkileri vardır, ancak tüm bunlar topluma yansımamaktadır.'' Cangir, İstanbul'daki boya ve tekstil sanayinin Çerkezköy ve çevresine taşınmasının ardından Trakya'daki tarım arazilerinin kaybedilmesi sürecinin başladığını, bu sürecin geri dönüşünün de olmadığını ifade etti. Sanayileşmeyle birlikte Trakya'nın yüzey sularını kaybettiğine değinen Cangir, yeraltı sularının da yine sanayide kullanıldığını vurguladı. Cangir, ''Gözlemlerimize göre sanayi kendi gereksinimi olan kuyuları açmakla kalmıyor, buraları tükettikten sonra almış olduğu ruhsat ile açtığı kuyu sayısını artırıyor. Körelen kuyulara ise kendi atıklarını pompa ediyor. Bu, yer altı su sistemini drenaj sistemiyle yer üstü su sistemi gibi yok etmesi anlamına geliyor'' diye konuştu. Cemil Cangir, Trakya'nın su potansiyelinin yetersiz olduğunu, suyun ileride tamamen tükenebileceğini öne sürdü. -TRAKAB PLANI- Prof. Dr. Cangir, Trakya'nın çevre düzenini içeren Trakya Kalkınma Birliği (TRAKAB) Planının Trakya Üniversitesi tarafından hazırlandığını, 1/100 binlik planın Temmuz 2004'te Çevre ve Orman Bakanlığınca onaylandığını kaydetti. TRAKAB çerçevesinde ayrıca bir firmaya 1/25 bin ölçekli plan hazırlandığını anlatan Cangir, şöyle konuştu: ''Onların yapmış olduğu haritalar, dünyanın hiç bir yerinde hiç bir sistemine girmeyen ve bilimsel verilere dayanmayan, masa başında hazırlanmış, bu konuda ileri gitmiş tarım kalkınmasını ve reformlarını tamamlamış ülkelerin ellerindeki toprak haritaları ile örtüşmeyen nitelikte haritalar. Bu haritalar toplum kalkınmasının hedeflerine ulaşamaz. Bizim hedeflerimiz biyolojik tarımdır, tarım topraklarının yanlış arazi kullanımı türlerinden uzaklaştırılmasıdır.'' Cangir, çevre düzeni planlamasının üç temel kuralı olduğunu belirterek, şöyle devam etti: ''Eko sisteme uygun sistemleri kurmak zorundasınız. O havzada onun dışına çıktığınız zaman eko zincir kopar. Şu anda Trakya'da yaşanan olay budur. Tekirdağ'ın yöneticileri zora sokmasının nedeni, kentteki eko sisteme uygun bir düzenleme ve düzenek kurulamamasıdır. Aynı zamanda estetik olacaksınız ve yapmış olduğunuz planlar doğa ile uyumlu olacak, kuramsal olacak, uymadığınız takdirde doğayı mahvediyorsunuz demektir, toprak ve arazi bozulumunu çağırıyorsunuz demektir, toprağın fiziksel, kimyasal biyolojik niteliklerini geçmiş olduğu verimlilik düzeyini bozarak aşağıya çekiyorsunuz, ileriye taşıyamıyorsunuz, şu anda da topraklarımız böyle kritik bir noktada.''
KAYNAK:www.habercorlu.com

Hibe baldan tatlı


Çorlu belediye başkanı Ünal Baysana, Tekirdağ Çorlu arası yolcu taşımacılığı yapan elbirlik minibüs kooperatifi tarafından yaklaşık 60 bin tl değerinde makam aracı hibe edildi
Çorlu Belediyesinin Temmuz ayı meclis toplantısı gündeminde olan Belediye Başkanına makam aracı hibe edilmesine yönelik karar meclisten oy birliği ile geçti. Yapılan toplantının gündem maddelerinden biri olan ve Elbirlik Minibüs İşletmeleri tarafından belediye başkanlığı makamına makam aracı olarak hibe edilmesi düşünülen Volkswagen Passat marka araç meclis salonunda gülüşmelere neden oldu. Çorlu Belediye Başkanı Ünal Baysan'ın "12 yıldır bu aracı kullanıyorum" şeklindeki sözü meclis salonunu dolduran meclis üyeleri arasında gülüşmelere neden olurken aracın hibe edilmesi konusunda ki gündem maddesi oy birliği ile kabul edildi. Önceki dönemde belediye başkanı makam aracını taşeron firmasından kiralayarak sağlıyordu.

KAYNAK:www.habercorlu.com

MURAT SEVGİ KÖŞE YAZISI




GLOBUS – 2: BÜYÜK SAVAŞ
Yeni Dünya Düzenine Doğru



Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, insanlığın daha önce hiç görmediği yeni dünya düzeni, eski dünya düzeninde ayrılma, sıyrılma ve kurtulma girişimlerine başladı.

Bu kopma isteğinin ortaya koyduğu direnç ve değişimin fırsatçılarının kıpırdanmaları sonucunda biriken enerji yaklaşıl yirmibeş yıldır içinde olduğumuz büyük ve uzun soluklu bir krizin yaşanmasına sebep oldu.

Krizler, 7-7.5 yıllık bir periyodu olan, giderek tepe yüksekliği[1] artan bir dalgalar silsilesi şeklindedir. Bu finansal rezonansa[2] hakim olabilmek, ne Türkiye gibi küçük bütçeli oyuncuların, ne de ABD ve AB gibi global erk iddiasındaki oyuncuların elinde değildir.

Finansal kitlenin çok büyük ölçeklerde bir araya gelmesi bu gücü elinde bulunduranın isteği dışında davranışlar gösterebileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Mikro iktisat ve makro iktisat teorilerinin yanına, çok büyük finansal kitleleri disipline eden, ‘Mega iktisat’ teorisini eklemek artık kaçınılmaz bir mecburiyettir.

Mega iktisat, finansal varlığın, çok yüksek değerlere ulaşması durumunda; kişilere bağlı olmaksızın paranın kendi matematiği içerisinde eylemleri olabileceğini yakın bir gelecekte tanımlayacak. Finans kültürü üzerinde büyük değişiklikler oluşturacak yeni iktisat anlayışı geleceğin finansal yapısının nihâi modeli değil. Sadece, klasik iktisadın terk edilmesi için ortaya koyulacak bir geçiş dönemi modelidir. Bu değişimin öngörüsünü; “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler” [3] başlıklı yazımda öngörmüştüm. Yeni süreçte artık yeri olmayacağından dolayı, klasik iktisadın yöntemleri devre dışı bırakılacaktır. Bu devre dışı bırakma işlemi:

“Bu sürecin hayatımızda yerini alması, birinin ‘Ben şunu-bunu kaldırıyorum.’ şeklinde hüküm vermesi ile olmayacak. Böyle bir tasfiye işini yapacak, tasarımcı-taslakçı sistemin hiçbir aşamasında yok. Çünkü mevcudun hantal ve işlevsiz organları yerlerine geçen dinamik yapıların gölgesinde ilgi ve işlev yoksunluğunun verdiği kansızlıkla kuruyup yok olacak.” [4]

Krizin, tekrarlayan bir periyodu bulunmaktadır. Yani sabit zaman aralıkları içerisinde tekrarlanmaktadır. Şiddeti her seferinde artmaktadır. Hem etkileri, hem de etki alanı büyümektedir. Ekonomik etkilerinin yanında sosyal ve kültürel açılardan da incelenmesi gereken sonuçlar oluşacaktır.

Bütün bu kronik durumun sonucu olarak etki altındaki ülkeler, piyasalar ve topluluklar her seferinde daha büyük zararlar ile yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Bu artışın ivmesinin giderek büyümekte olduğunu, 2015-2016 gibi görünecek dördüncü dalganın bugünkü ölçeğin[5] en az üç katı olacağını görmek, hiç de zor değildir.

Krizin temel sebebi; globalleşme ile birlikte bütün dünya ekonomisinin tek bir kazanın içinde kaynamaya başlamış olmasıdır. Bu tek kazan, bilgi teknoloji ile şeffaflaşan finans dünyasının ve para hareketlerinin takip edilebilir olması gerçeğinin bir sonucudur.

'Finansal rezonans' diye tanımladığım, ve son 25 yılda ilk üç atımını yaşadığımız olay; kapalı ekonomilerin ortadan kalkması ile birlikte aynı kazanın içine dökülen ekonomik güçlerin kontrolsüz bir şekilde ülkeden ülkeye akması ile yaşanan dev para denizinin kendi kendine dönmeye başlamış olmasının ekonomi çevrelerinde yarattığı travmadır.

Bu travmanın, giderek büyümesinin birinci adımında Rusya’nın, ikinci adımında da Çin’in enfekte edilmiş olmasının etkisi büyüktür. Yaşanan enfeksiyon kapalı ekonomileri çevreleyen duvarların kaldırılması ve aynı kazana dahil edilmesidir. Kontrolsüz serbestlik şansını yakalayan para büyüdükçe kriz de büyüyerek devam edecektir. Bugün içinde olduğumuz üçüncü dalga, 2015’e kadar geçecek süreci içine almaktadır. Etkisini yitirmeye başladığında piyasalar tekrar düzene girip toparlanma ve canlanma şansına kavuşacaktır. Bu toparlanma ve canlanma sürecini görüp hareketin büyüsüne kapılan girişimciler kendilerine yeni keşif bölgeleri bulacaktır. Bu keşif bölgelerinin en başında Hindistan bulunmaktadır. 1990’ların sonunda (ikinci dalgada) keşfedilen Çin’in yerini alacak olan, Hindistan (üçüncü dalga) enfekte edilecektir.

Böylece serbest piyasa ile tanışmamış hiçbir pazar kalmayana kadar dalgalar halinde yayılan sistem tüm dünyayı etkisi altına almış olacaktır.

"Çinliler Geliyor – 1"[6] başlıklı yazımda Çin'de yaşanan kapitalist evrimin[7] ülke yönetimi tarafından ne derece stratejik(!) yönetildiğini ve idarenin kendi halkını nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlatmaya çalışmıştım.

Para, kontrol altında tutulmayı sevmez. Özgür hareket edebilmeyi tercih eder. Serbestliğin olduğu ortamlara doğru yönlenir. Modernizmin bir gereği olarak devletler bilgi teknolojilerine eğilimlidir. Fakat, devletlerin vatandaşları ile ilgili işlemleri elektronik ortama geçirmesi yoğunlaştıkça parayı ellerinden kaçırmaları yoğunlaşır. Sonuçta ütopik bir azınlık kısıtlı imkanları ile devletin kucağında mutlu-mesut yaşar. Geri kalan özgürlükçü ruha sahip çoğunluk, sürüden kaçan kuzular gibi kurtların kucağına düşer. Ama yinede sürüde kalmazlar. Buna; bir çeşit ölümüne özgürlük ideolojisi de denilebilir.

Burada öne çıkan; global piyasa, yada serbest piyasa havuzu gibi tanımlamalar ile belirtilen benim; ‘kazan’ dediğim ortamın kurallarının oluşturulamamış olmasıdır.

Ülkemizde hukuksal boşluk tabiri ile sıkça karşılaşsak da, dünya, hele bir de bu günkü global haliyle; kuralsızlık çıkmazının içerisinde kalmayı sindirebilmiş değildir.

ABD’nin ticari ve hukuki altyapısı bugün ortaya çıkan ‘GLOBUS’[8] adlı dev ülkenin ekonomi ve ticaret sistemlerini düzenlemeye kâfi gelmemiştir. Ortada kuralsızlık ve düzen dışı olmanın verdiği büyük bir serbestlik, kontrolsüz serbestlik oluşmuştur.

İşte bu GLOBUS devletinin ABD eyaletinde baş gösteren krizin birinci sebebi ABD’nin artık GLOBUS’dan yeterli parasal payını alamadığını fark etmiş olmasıdır. Bu pay azalması, yine kendi yönetimsel doktrinlerinin gereği olarak, Rusya, Çin ve diğer ülkelere ihraç etmeye çalıştığı kapitalist öğretinin serbest piyasa modelindeki uygulamasının yan etkileridir.

İlk dalga, Moskova’da kola satmak uğruna Gorbaçov’un razı edilmesi ve prestroiyka sayesinde üçyüzmilyon Rus’un prangalarını kırması ile başlamıştır. Eski Doğu Bloğu ülkelerindeki ucuz iş gücü ve kaynakları yeterince sömürebilen bir zemin oluşturulamamış. Piyasanın istediği ucuzluk yeterince sağlanamamış olsa da ortaya çıkan başıboşluk ve serbestlik, paranın özgürlüğünü kazanmasına yetmiştir.

Sözünü ettiğimiz kontrolsüz para, günümüzde Rusya ve dağılma sonrası oluşan diğer devletlerde kendisine uygun dev yapılaşmalara imkan sağlamıştır. Bunları; holdingler, para baronları, yeni uluslarası karteller ve başta Rus mafyası olmak üzere diğer ekonomik teşekküller olarak görmekteyiz.

Paranın kontrolsüz serbestliği dönemi yavaş-yavaş azalmaya başlayınca devreye spekülatörler[9] girmiştir. “Batı sivil güçleri ve akıttığı para ile Avrasya’yı yeniden şekillendirmeye çalışırken Kremlin bu yolun her adımında bir kez daha Beyaz Sarayla karşı karşıya geliyor.”[10] Bu şartlar altında mücadele sürerken, pazardan sağılabilecek[11] maksimum para elde edilmeye çalışılmıştır.

Artık bu yeni pazarlar cazibesini kaybettiğinde sıcak para, kendine daha serbest ve kontrolden uzak mekanlar aramaya koyulmuştur.

İkinci dalga, Çin yönetiminin üretime yönelmeye ikna edilmesi ve ülkenin fabrikalarla donatılması girişimleri ile başlamıştır. Çin yönetimi, işin ilk anlarından itibaren yatırım bölgeleri ve işletmelerin altyapı, ham madde, işgücü ve lojistik ihtiyaçlarını değerlendirme yoluna gitmiştir. İçeride kontrolü ele geçiremeyeceğini anlayan finans çevreleri, ticaretin kendi üzerlerinden geçmesini sağlayabilmek için büyük kapasiteli üretimi çok düşük ücretlerle arz ettirerek Çin yönetimine baskı kurmaya çalışmışlardır.

Ama yapmak istedikleri baskı karşısında Çin yönetiminin kendi halklarını sömürmeyi planlayabileceğini hesaba katmamışlardır.

Çin, birçok sektörde dünya pazarından önemli paylar almayı başarmış, hatta batının stratejik olarak gördüğü, yükte hafif pahada ağır sektörleri de topraklarına taşımıştır.

Elektronik sektörünün yarı iletken piyasası, önce ABD topraklarında sonra da kendi vatanlarında Çin’in eline geçmiştir. Bu örnekte verdiğim doğru stratejiler yanında kendi halkı üzerinde muhtemel sömürgenlerin planlarından bile daha acımasız operasyonlara girişmiştir.

Çin’in bedava çalıştırdığı 21 inci yüzyıl kölelerinden yararlanarak; bir dolara gömlek, üç dolara ayakkabı, on dolara cep telefonu yapması ile (Burada Güneydoğu Asya otomotiv sektörünü de anmak gerekir)

Üçüncü kriz, ucuz, sahte ve kalitesiz ürünlerin, batı pazarlarında hakimiyetinin oluşması ve bu hakimiyetin alternatiflerin (Yani orijinal yada pazarın ilk sahibi batılı markaların) satışlarının düşmesi ile... kendini göstermiştir.

Yıllardan beri sabit seyir içerisinde üretim, satış ve kâr üçgenini bozmayan ‘Batılı marka ve mallar’ pazar kaybettikçe yatırımcıları sektör değiştirme eğilimine girdiler.

Birçok pazarda, çok sayıda yatırımcı, aynı zaman diliminde, yıllardır stabil şekilde işleyen sektörlerini terk edip, likitleşme eğilimi; mevcut varlıkların ederinin çok altında değerlere dönüşmesine sebep oldu.


Borsaların, yatırımcılara verdiği kağıtlar bir anda eridi.

İşte panik burada başladı!

*
* *

Herkes; “Yaşanan sarsıntının iki yıl içerisinde giderileceğini, tekrar düzenin sağlanacağını, eskisi gibi ekonomilerin normal seyrine devam edeceğini…” söylüyor. Bunu, travmanın ortaya koyduğu şok halinin, politik kaygıların, gelecek vizyonundaki kurgu yetersizliğinin yada idrak yeteneğinin körelmesinin söylettirdiği kesindir.


KONTROLSÜZ SERBESTLİK

Kontrolsüz serbestlik peşinde koşan yatırımcılar, bilgi teknolojilerinin işlemeye başlaması ile birlikte şeffaflaşan piyasalardan kaçmaktalar. Fakat, bilgi teknolojileri sanıldığı gibi şeffaflık da sağlayan sistemler değil. Tabii bu sadece bugün için geçerli. İdealde ortaya çıkacak bir bilgi teknolojileri modelinde “mutlak kontrol” mümkündür. Bunun yapılamamasının tek sebebi, yeni geliştirilen sistemlerin, eski sistemler ile entegre olma zorunluluğudur.

Bu şeffaf ortamda vergilerden kaçan para asıl sahiplerinin cebine giremedi. Dışarıdaki kontrolsüz serbestlik ortamında elde edilen büyük paralar sistem içerisine sokulamadı.


SONUÇ

Onca olup bitenden ve büyük resim hakkında bir şeylere bakınca, gelecekte olası bir sonuç çıkarmak zor gibi görünebilir.

Ama Rusya örneğinin bugününü gören bir göz, Çin için benzer bir geleceği tahmin etmekte zorlanmadan öngörebilir.

Asıl kriz, düne kadar, çoğu köyünden başka bir yer bilmeyen iki milyara yakın Çinli 2015 yılında gelindiğinde, ayda 100 dolara yaşamaya razı olmayıp, fiyatını 200 dolara çıkarınca yaşanacaktır.

Daha dehşet verici olan yanı; 90 sonrasında Rusya ve diğer Eski Doğu Bloğu ülkelerinden yaşanan göçün benzerinin olma ihtimalidir.

Çin’de yaşanacak rejim boşluğu ihtimali sonrasında serbest kalacak iki milyar Çin’liden büyük kentlerde olan 700 milyonu bile göç etme eğiliminde olursa varın siz düşünün.

Son bir not olarak, Çin’de yaşayan, sayıları Türkiye’ye yakın, soydaşlarımızdan da söz etmeden olmaz. 70 yıldır Çin yönetiminin baskı ve asimilasyonuna maruz kalan, Doğu Türkistanlılar ve Uygur Türkleri sizce nereye giderler? (Ben bu hikayeyi bir yerlerden hatırlıyorum. Özal rolüne soyunan politikacılar için bulunmaz fırsat!)

Hep sevgi ile kalın.

[1] Tepe yüksekliği : Bir dalganın şiddetini gösteren en önemli iki kriterden biridir. (Diğeri de dalganın üzerinden geçtiği yüzeydeki derinliktir.)

[2] Finansal rezonans : Piyasa nesnesinin istemsiz olarak ortaya koyduğu bir titreme nöbetidir. Herhangi bir erk'in güdümünde olmamakla birlikte gurup davranışı olarak piyasa bütününün ortaya koyduğu otonom davranışlardan biridir.

[3] Murat SEVGİ, “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”, 12 Aralık 2006
[4] A.g.y.

[5] : Bugün yaşanan kriz dünya ekonomileri üzerinde üç buçuk trilyon dolar civarında bir tahribat yapacaktır. (Bu sayıyı; AB, ABD ve Japonya gibi devlerin kurtarma paketleri toplamına %50 ekleyerek buldum.)
Ayrıca dünya ticaretinin, 2015 yılına gelindiğinde daha büyümüş olacağını da büyümüş olacağını da göz ardı etmemek gerekir.
Yani bunları üst üste koyarsak dördüncü dalga için tahmin ettiğim tahribat; on trilyon doların çok üzerinde olacaktır.
[6]Murat SEVGİ, "Çinliler Geliyor – 1", 13 Mart 2008

[7] Kapitalist evrim : Buna toplumun devşirilmesi, çürüme yada modernleşme de diyebilirsiniz. Ama kesin olan şudur: Geri dönülemez nokta geçildikten sonra -bütün politikacıların kafasını kesseniz de- geri dönülemez!

[8] GLOBUS : Ekonomik sistemi tüm dünyanın katıldığı serbest piyasa ile oluşturan tek dünya devleti.

[9] Spekülatör : Bu para sihirbazları gittikleri ülkeleri en iyi şekilde kontrol edebilmek için hem ülke yönetimlerine, hem de finansal oyunculara nüfuz etmeye çalışmışlardır.

[10] Mark MacKINNON, “The New Cold War: Revolations, Rigged Elections And Pipeline Politics in the Former Soviet Union”, Kanada, 2006 (Türkçe’si: “Renkli Devrimlerin sırrı: YENİ SOĞUK SAVAŞ”, Çev: Emel LAŞKE), Destek Yayınları, İstanbul Mart 2008, (LibX:12279)

[11] Sağılabilecek : Yanlış yazmadım! “sağlayabilecek” demek istemedim. Gerçekten “sağmak” dedim. Çünkü -resmen- ülkeyi inek gibi sağma eylemi ortaya koyulmakta!

Murat SEVGİ
Mental® Teknoloji
mental@um.turkcell.com.trmurat.sevgi@hotmail.com

MURAT SEVGİ KÖŞE YAZISI




GLOBUS - 1
Küresel Kriz Hikayesi...





Müşteriler tarafından kullanılan ev kredilerinin ödenememesi sonucunda, bankalarda yaşanan büyük zararlar ve ardından gelen iflaslar ile başlamış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız. Görünen semptomları 2008’in ikinci yarısında yoğunlaşsa da 2007’nin son çeyreğine kadar giden işaretlerden söz edilmektedir. İçinde bulunduğumuz kriz, finansal yapısı sebebi ile; Asya krizi ve daha önceki Rusya krizinden farklı bir şekil oluştursa da aslında aynı -büyük- hareketin, gittikçe büyüyen dalgalarından biridir. Tüm politikacılar ve ekonomistler; krizin etkilerinin iki yıl içerisinde giderile(bile)ceğini ve 2010 ortalarında başlayarak tekrar düzenli bir ekonomik sistemin yürüye(bile)ceğini beyan ediyorlar...

Lâkin durum bağımsız bir kriz dalgasının vuruşu değildir.

Bugün yaşananlar, büyük felaketin -yaşanan- son dalgasının yarattığı yıkımın etkilerinden kurtulmak yada korunmak üzere geçici politikalar icat etmeye çabalarından başka bir şey değildir. Bugün, büyük savaşın son dalgasının tepe noktasına doğru ilerleyen bir yerlerdeyiz.

Önümüzde, para kısıtlılığının ve belirsizliğin etkisi ile artan durgunluğun etkilerini yok etme politikalarının kuşattığı bir süreç bizleri bekliyor. Kuru kuruya; “tüketimi tavsiye eden” politikalar, yerini tüketime yönlendiren teşvikçi politikalara bırakacak. Tüketmek, hem para hareketi oluşturmayı, hem de krizin yükünü paylaşmayı amaçlayan bir etkiye sahip.

Bununla birlikte doğal bir eğilim olarak; tutumluluk, bu görüşün tam zıttı fikirleri çağrıştırıyor. Ve tarafsız bir akıl, kararını her durumda tutumluluktan yana verir. Ama, karmaşık ekonomik sistemlerin, basit ticari kurallarda olduğu gibi, düz mantıkla üretilmiş davranışlar sergilemesi de beklenmemeli.

Binlerce yıldır, süregelen silahlı savaşların en büyük sebebi olan ekonomi, artık kendi başına bir muharebe metodu olarak güç mücadelesindeki yerini aldı. Bu savaşın asker sınıfı üretenler. Yani, çiftçiler, sanatkarlar ve işçiler. ‘Üreten’ olgusu, sanayi devrimi ile birlikte belirginleşen bir sınıfın tanımı ile birebir örtüşmekle birlikte, üreten kesimin toplumun tümüne homojen bir dağılım olması, sınıf tanımı içinde ele alınmasını engelliyor. Bu sebeple üretenleri, toplumun tümünün -hatta hayvanların ve makinelerin de- az yada çok benimsediği bir eğilim olarak görmek daha doğru olur. Bu şekli ile ‘üreten’ eğilimlerin kitlesine de ‘üretim toplumu’ diyebiliriz.

20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte, yeniden tanımlanan başka bir eğilim de tüm insanların -hatta hayvanların ve makinelerin de- doğal üyesi olduğu bir toplum: Tüketim toplumu.

Üretkenler ve tüketkenler arasında yerimizi almış olmamız, ülkeler arasında yaşanan ekonomik savaşın askerleri olmak anlamını da taşıyor. Sonuçta bizler, yeni savaşın silahları; cüzdanlar yeni savaşın şarjörleri; para da yenisi savaşın mermileri.

Bunca yeni metaforun yanında, hayatta kalmak, ölüm ve mücadele değişmeyen olgular olarak insanlığın son savaşında yerleri koruyor.

Krizler, büyük savaşın planlı hücumlarından başka bir şey değil. İster kontrollü, ister kendiliğinden başlamış ve gelişmiş olsun tüm savaşlar gibi gücünü insanların hırslarından alan parasal muharebeler, saldıran ve savunan tarafların varlığı ve stratejileri göz önüne alındığında, yaşananlar tam bir savaş.


DALGA YAPISI

‘Büyük Savaş’ın ekonomik anlamdaki ilk çatışmaları sanayi devrimi ile birlikte gözlemliyoruz. Özellikle endüstriyel üretimin artması ve insan eli ile üretilmesi mümkün olmayan boyutlarda üretimlerin gerçekleştirilmesi sayesinde önemli bir boyut kazandı. Avrupa ve Amerika’da yaşanan makineleşme yarışı tümüyle bir savaşçı psikolojisi ile gelişti. Zaten top ve tüfekle yapılan savaşların da asıl hizmeti ekonomik savaşın galibiyetini güçlendirmektir. 2. Dünya savaşı ile birlikte kanlı yöntemler terk etmiş gibi göründe de son 60 yılın tarihindeki kan, her iki dünya savaşındaki kanın kat ve kat üstünde olmuştur.

Büyük savaşın yapısını daha net görebilmek için son üç dalganın, karmaşık gibi görünen resim içerisinden izole edilerek göz önüne serilmesi, gelecek tahminlerinin doğruya en yakın sonuçlarla yapılabilmesini sağlayacaktır.

Bu amaçla, içinde bulunduğumuz dalga da dahil, son üç dalganın; oluşumunu öncesi ve sonrası ile ele almak faydalı olacaktır.


BİRİNCİ DALGA

80’li yıllarda Rusya’nın yaşadığı ağır ekonomik sıkıntılar, artık birliği oluşturan diğer devletleri ‘Sovyet’ çatısı altında tutabilmesini güçleştiriyordu. İsyanlar ve ayaklanmalar ile ortaya çıkacak kötü senaryoyu gören, Gorbaçov yönetimi, baskıcı ve sert yöntemleri bırakmayı seçti. Değişim ve yenilik sloganları arasında parçalanma yavaş-yavaş başladı. Uygulanan politika en az kan ile süreci sona erdirmekti. Kriz güçlü dalgası olanca gücüyle Sovyet Birliğine çarparken asıl amaç; toplumunu büyük bir Sovyet pazarı haline getirmekti. Ama yan etki olarak, Sovyetler dağılmış ve irili ufaklı onlarca devlet ortaya çıkmıştı. Asıl amacın sonuçlarının oluşması oluşan yeni siyasi durum yüzünden biraz gecikmeye uğradı. Çünkü yeni devletler, kendilerini hiç planlamadıkları bir bağımsızlık hareketinin zaferi ile kucaklaşmış halde buldular. Her şey olup bittikten sonra Rusya, yaşananların farkına varma şansını yakaladı.

Bu yeni durum, Gorbaçov’un iktidarını da ortadan kaldırdı. Ama iş işten geçmiş, Glastnost ve Prestroyka derken birden kendilerini onlarca Türk Cumhuriyeti ile karşı karşıya bulmuşlardı.

Kriz dalgasının şiddeti Sovyetler Birliği’nin dağılması ile en güçlü noktasına ulaştı. İşte bu yıkılışın etkisi ile, sistemini Sovyetlere bağlı olarak oluşturmuş ülkeler de boşlukta kaldılar. Ama bu boşluk sadece ekonomik bir boşluk değildi. Sovyetler Birliği’nin, kontrolündeki ülkelere ihraç ettiği ideoloji ve sosyal model artık desteğini kaybetmişti.

İlk domino taşının ardından komşu devletler de eş zamanlı olarak sarsıntının etkilerine maruz kaldılar. Etkilenen ikincil ülkeler, yansıma olarak, daha çok siyasal ve toplumsal krizler yaşadı.

Sovyetlerden ayrılan ülkeler bağımsızlık sarhoşluğu içinde, olup bitenleri fark edemese de bu değişim doğu-batı sınırını oluşturan Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya gibi uydu devletlerde büyük sosyal etkiler yaptı.

Yaşanacak travmayı -ve bunun etkisi ile etnik parçalanma ihtimalini- erken fark eden[1] Bulgaristan; toprakları içerisindeki Türk vatandaşlarını sindirmeye başladı. 1989 ve öncesinde yaşanan asimilasyon uygulamasının nedeni; etnik ayrışmanın filizlenmesini önleme politikasıdır. Sonuçta dönemin Türkiye hükümetinin de katkısı ile Bulgaristan üniter yapısını korumuştur.

Ama Yugoslavya’da, Bulgaristan örneğindeki düzeyde baskın bir hakim ulus bulunmaması, aksine çok parçalı etnik yapı böyle bir sindirmeyi -önceden- yapmaya mümkün kılmadı. Bunun yerine kendilerini hakim ulus yerine koyan Sırplar; önce Yugoslavya’nın sonrada -sözde Büyük- Sırbistan’ın sahipliğine soyundular. Sonuçta kan ve kin ile dolu bir süreç; ulus devletlerin ortaya çıkışı hazırladı. Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkeler ile tanıştık. (Daha sonraki bir süreçte buna Kosova da eklendi.)

Romanya’da halk arasından öne çıkan yeni politikacılar, boşta kalan idarenin ellerine geçişini Çavuşesku ailesinin kanıyla kutladılar. Bu kan, hem halkın, geçmişe olan kinini eritti. Hem de yeni yönetim için sanki kazanılmış ilk zafer gibi tarihe yazıldı.

Soğuk savaş döneminde -jeopolitik olarak- aynı guruba girmekle birlikte Doğu Almanya için farklı bir kader çizilmişti. Yaşanan tüm parçalanma hikayelerinin arasında, ‘Alman farkı’ denilebilecek bir duruş ortaya koydular. İki Almanya birleşerek Avrupa’nın en büyük ulus devletini oluşturdu. Doğu Almanya para birimi Ostmark’ı terk etti. Yeni ülkede, 1990 yılından itibaren Federal Almanya’nın Deutschemark’ı kullanılmaya başlandı.

Bu sırada, Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.”[2] Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.”[3] Anı iktidar, gitmeden önce, tarihin en büyük kapitülasyonu olan Gümrük Birliği[4] hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı. Bu olaylar dizisi[5] iktidarın da -hayırlısıyla- sonu oldu.

Ama olan ülkemize oldu. Gümrük Birliği, demir bir fetiş aksesuarı gibi boynumuzdaki yerini aldı. Olup bitenlere sessiz kalmayıp, zamanında gerekli tepkileri gösteren, bu söylemleri sayesinde daha sonraki dönemlerde koltuğa kavuşan politik şahsiyetler; koltuğa oturma sırasında geçirdikleri transformasyonun yan etkisi olarak, mazoşist bir psikolojinin, ‘kabullenici’ tutumunu içselleştirmeyi strateji olarak benimsediler.


İKİNCİ DALGA

Yaşanan; 2 Dünya Savaşına, sonrasındaki hakimiyet dalaşına, teknolojideki devrimsel yeniliklere ve sosyal değişimlere rağmen yirminci yüzyılın tümünde dik durmayı başaran, en büyük ülke: Çin. Bu sessiz dev, sıradaki dalganın hedefine koyduğu yeni kurbanıydı. Binlerce yıllık tarihi, dünyanın diğer kısmı ile olan somut farklılıkları, binlerce yıllık inanç yapısı ile kapalı bir kutu.

Çok kalın bir kabuk ile korunuyor görüntüsü veren Çin’in içine nüfuz edilemediği için hemen dibindeki ülkeler etki altına alındı. Bunun sebebi; söz konusu devletlerin, Çin ile kültürel ve sosyal yakınlıklarının bulunduğu sanısı idi. (Batıdan bakıldığında benzer gibi görünen bu ülkeler, aslında birbirlerine hiç benzemezler. Üstelik benzeri batı ülkelerinde de görülen zıtlıklar barındırırlar. Ama batı, “hepsi çekik gözlü işte!” dercesine kısır bir algı yanılgısına kapılmıştı.)

Çin’in doğu cephesini kuşatmış olan; G.Kore, Japonya, Singapur ile nispeten daha az sanayileşmiş olan; Malezya, Endonezya ve Filipinler de bu krizden etkilendi. Ülkemizde de ürünleri ve markaları bilinen G.Kore ve Japonya krizin etkilerini çevrelerine de yansıttılar.

Asya’da yaşanan bunalım tüm şiddeti ile devam ederken, Çin’de bundan psikolojik olarak etkilendi. Hemen yanı-başında yaşanan hareketliliğe tepki göstermese de -dünyanın en eski devletlerinden biri olarak- dersler çıkarmaması beklenemezdi. Medeniyetini sadece son 180 yıla sığdıran bir Amerika için bunun pek bir anlamı olmaya bilir. (Huntington’a göre ise, modern Amerika sadece 120 (1889) yıldan beri var.[6])

Yinede Çin yönetimi o kalın kabuğu dışarıdan kırdırmaktansa kendi elleri ile kontrollü bir şekilde esnetmeyi tercih etti. (Buna benzer bir babayiğitliği bir önceki dalgada Gorbaçov da kendi sömürgesi olan ülkelerin bağımsızlaşması sürecinde yapmıştı.)

Sonuçta Çin, ABD’nin ticaret alanındaki bu düello teklifini kabul etmiş oldu. Çin, sanayileşme konusunda hiç de geri bir durumda değildi. Ama mevcut yapısını oluştururken, 1960’lardan itibaren tamamen stratejik alanlar seçilmişti. Tüketime yönelik sanayileşme o güne kadar düşünülmemişti.

Tüketim, hem ideolojik, hem de stratejik vizyonlarının dışında tutulan bir olguydu. Ama elindeki mevcut teknolojiler ve mühendislik batının standartlarına pek uymadığı için zorunlu olarak yeni sanayi yatırımlarına yöneldi. Karşılıklı ticaret anlaşmaları, gümrük muafiyetleri, pazar paylaşımlarındaki ufak tefek tavizler tüketime yönelik sanayileşmeyi Çin topraklarına yöneltmiş oldu.

Çin, kendisine yapılan bu yönelim sırasında en büyük üç kozunu etkin bir şekilde kullanmaktan da çekinmedi. Bunlar:

1- Kapalı toplum yapısı ve iletişim kısıtlılıkları.
2- Ülkenin sahip olduğu işgücü kaynağı potansiyeli.
3- Ülkenin tabii kaynakları yerel ürünleri.

İşte bu kaynaklar, bizzat Çin yönetimi eliyle sömürülecek, kendi sömürgenini yaratan bir ülke yönetimi ortaya çıkacaktı. Tüketim konusu, daha önce üzerinde durulmamış, kafa yorulmamış, ciddi bir konu olarak ele alınmamış bir olguydu. Zaten hem kültürel, hem de ekonomik bir gerçeklik olarak Çin için -o ana kadar- düşünülecek gündemlerden biri değildi.

Binlerce yıldır[7], dünyanın en büyük ülkesinde, bugün süper güç diye anılan bir devlette, sıradan bile olmayan, fakir, çaresiz, çetin şartlar altında, ellerindeki az imkanlara karşın dünyanın en baskıcı rejimlerine göğüs geren ve çeşitli ulusları barındıran bir halk. Sessiz bir yaşam sürdüren Çin halkı, geçen yüzyılın son demleri yaşanırken bir anda kalk borusunun tırmalayıcı çığlığını ilk defa duyan acemi askerler gibi yataklarından fırladı. Büyük kentlerde ve eğitilmiş-erişilmiş kitleler üzerinde başlayan tüketim odaklı sanayileşme, görülmemiş bir hızla ülkenin içlerine doğru yayılmaya başladı.

Tüketim toplumunun hastalığı, Çin topraklarına SARS ve Kuş Gribinden birkaç yıl önce girmeyi başarmış tarihin en büyük salgınını tetiklemişti. Yüzlerce yıldır değişime uğramadan, bozulmadan süregelen yaşam kültürü artık bir dönüm noktasına gelmiş olabilirdi. Tipik şehirli halkı bile, Marco Polo’dan beri tanıdığı, geniş suratlı, kilolu, küstah ve geveze batı insanını hiç bu kadar kalabalık bir şekilde görmemişti.

Gelenler, kendi ülkelerinde girişimci olarak adlandırılan tüccarlardı. Büyük bütçeli işler yapanından tutun da, 10-15 bin doları toparlayıp hayatında ilk defa ülkesini terk eden maceraperestlere kadar bin türlü insanın bini de eksiksiz, Şanghay ve Pekin sokaklarında oyana buyana koşturarak iş kovalamaya başlamıştı.

Bu girişimci kitlenin içinde Çin’i tercih eden, asıl amaçları; kontrolsüz serbestlik prensibine uygun ticareti amaçlayan bir azınlık, oluşan ticaret hacminin büyük bölümünü eline aldı. Bu tüccar azınlık kendi pazarlarına Çin ürünlerini taşıyan kayıt-dışı kanallar oluşturdular. Büyük çekim gücüne kapılıp kısıtlı varlıkları ile Çin’e gelen çoğunluk, sadece planlı profesyonellerin oluşturduğu azınlığı kamufle eden bir dolgudan öte gitme şansına sahip değildi.

Legal yada illegal olduğunu bir kenara bırakırsak, oluşan büyük talep patlaması Çin yönetiminin gerekli işbirliklerini doğru becerebilmesi sayesinde, kontrollü bir arz ile karşılanabilmektedir. Sonuç olarak; alan da satan da kendi rızasının sonuçlarına katlanmaktadır. Burada çarklar arasında ezilenlerin durumu ve gelecekleri planlanmış bir konu değildir. Hesabın dışında tutulan bu kitle Çin halkından başkası değildir. Sadece bugünü geçirme kaygısına alet edilen, ve sosyal yapısı geri dönülemez şekilde tahrip edilen halkı kimse umursamamaktadır.

Dünya nüfusunun beşte birinden fazlasına sahip olan Çin, bu büyük insan kalabalığını adeta besi işletmesi gibi yöneten bir idarenin elinde sonu karanlık, acı ve mutsuzluk dolu bir geleceğe doğru koşmaya başlamıştır.


ÜÇÜNCÜ DALGA

Batı standartları diye Avrupa ve Amerikan toplumunun yaşam kalitesi üzerine koyduğu üst düzey kriterler var. İşte bu kriterler, üretim maliyetlerine yansıdıkça, buralarda üretilen ürün ve hizmetler pahalılaştı. Üretim, özellikle de emeğe dayalı endüstriyel üretim, yaşam kalitesini gözetmeyen ‘kalitesiz’ ülkelere doğru kaydı. Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, Batı kendi makyajını tazelerken başladı. O yıllarda, deri ve tekstil gibi sanayilerin Türkiye’ye gelmesi bu sürecin bir parçasıdır.

Çin, hem insanını ucuza kullanması, hem de gerekli insani şartları oluşturmamayı fark yaratmak için bir araca dönüştürdü. Bu sürecin uç noktası olan; fiyat-kalite dengesinde hem fiyattan, hem de kaliteden yana derin bir uçurum ortaya çıkmış oldu. Çok kalitesiz olmanın ötesinde sağlığı da tehdit eden ürünler, kontrolsüzlüğün ve standart dışılığın bir sonucu oldu. Bu uçurumu fark eden Batılı tüketicileri kandırmaya yönelik son numara; “Çin Malı” imajının yerine “Made in PRC” maskesini kullanarak tüketiciyi yanıltmaya giriştiler.

Uyuşturucu ve silah da dahil ticaretin her türlüsünü mubah sayan sözde girişimci-tüccar zihniyetine sahip birçok satıcı Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülkeye kalitesiz olmak bir yana zehirli, hastalık kaynağı ve ölüm kaynağı ürünleri satmayı sürdürmektedir.

Bu yaratıkların[8] karşısında kurbanların haklarını tazmin edebilecekleri bir muhatap da bulunmaması konunun acı yanlarını bir misli çoğaltmaktadır.

Her ne şekilde olursa olsun, 2. Dünya Savaşı sonrasında Önce Japonya, sonrasında G. Kore, Singapur, Tayvan ve Malezya’nın pazarı haline gelen Batı, aradığı ‘en ucuz’a bir şekilde ulaşmayı başardı.

Batı, tüketim virüsünün etkisinde, kendi kendini de yemeyi sürdürürken, son 60 yılda giderek belirginleşen bir şekilde, gerçek gelirinin çok üzerinde bir hayatı yaşamaya başladı. Şişirilmiş sayısal hareketler, mevcut gelirler ile finansa edilemez hale geldi. Batı ekonomik modelinin omurgası olan banka ve borsa sistemleri, bilgi teknolojilerinin gelişmesi ile şeffaflaştı. Kolaylık ve yenilik adı altında bilgi teknolojileri kullanımı her geçen gün parasal hareketleri daha sıkı takip etmeyi sağlar hale geldi.

Buna ek olarak parasal konulardaki yasal düzenlemeler ve kamunun ticari faaliyetler üzerindeki sıkı kontrolleri öngören mevzuatları, yatırımcıların ürküttü. Bilgi teknolojileri yayıldıkça, şeffaflığın getirdiği baskı, kontrolsüz serbestliğe aşık büyük finansal kitlenin o bölgelerden kaçışını da beraberinde gerçekleştirdi.

Parasal konularda yasal mevzuatın daha esnek olduğu İsviçre, Cayman adaları, Meksika ve Panama gibi finans merkezleri de şeffaflıktan etkilendiler.

Kara paranın kontrolü ile ilgili uluslarası sözleşme Cayman Adaları ve İsviçre gibi ülkelerin finansal geleceği için mecburi bir seçenek olarak önlerine koyuldu.

1993 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (North American Free Trade Agreement) anlaşmanın kapsamının genişletilmesi Meksika’ya büyük imtiyaz sağladı. Panama küçük bir Amerikan birliği resmen işgal edilerek sisteme uyumlu hale getirildi.

Hem kontrol sistemlerine tâbi olmak, hem de vergilerin kapsama alanında olmak finansal kitleyi uzaklaştırıyor. Kontrolsüz serbestlik ilkesine tabi para, Çin ve Rusya gibi yeni faaliyet alanlarında yoğunlaşmasını sürdürüyor.

Rusya’da ve Türk Cumhuriyetlerinde dünün eşit insanlarının arasından özel seçilmiş bir azınlık, dolar milyarderi olarak karşımıza çıkıyor. 14-15 yılda elde edilen milyarların ne derece ‘kazanılmış’, ne derece ‘çalınmış’ yada ne derece ‘hak edilmiş’ olduğunu tartışmanın bile gereğinin olmadığı ortada.

Gün geçtikçe daha büyük miktarda para, ekonominin büyük merkezlerinden uzaklaşıyor. Bunun sonucu olarak: hem parasal boyutlarda daralma, hem de ticari hareketlerde azalma olmaktadır.

Batı toplumu üretimi terk ettikçe ticari faaliyetler (dolaylı gelirler), gelir kaynakları arasındaki payını yükseltiyor. Durgunluk durumlarında, para hareketleri de kısılınca borsalar ve ekonomisini borsalara bağlamış topluluklar da zarar görür.




[1] Bu bir‘fark etme’ mi yoksa Bulgar milliyetçiliğinin su yüzüne çıkardığı bir sonuç mu? Ayrı bir konu olarak tartışılabilir.

[2] Milliyet İnput Almanak, 2004, İstanbul, (LibX:11203) Sayfa 173.

[3] A.g.e., Sayfa 173.

[4] 6 Şubat 1995: Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı. Ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi.

[5] “Gümrük birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatları ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” yazması, ayrı bir ironi olarak mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.

[6] HUNTINGTON, Samuel P., “The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations”, Harvard Üniversitesi, 1956 (Türkçe’si: “Asker ve Devlet Sivil Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası”, Çeviren: K Uğur KIZILASLAN), Salyangoz Yayınları, İstanbul, Nisan 2006, (LibX:12241)

[7] Binlerce yıl: Pek az ülkeye nasip olan bir ömür!

[8] Yaratık: Tüccarlık ile zerre alakası olmayan gudubet bir tür!

Murat SEVGİ
Mental® Teknoloji
mental@um.turkcell.com.trmurat.sevgi@hotmail.com








TEKİRDAĞ MİLLETVEKİLİ SAYIN KEMALETTİN NALCI’NINYAZILI SORU ÖNERGESİNE İLİŞKİN CEVAPLARIMIZ.

Soru 1- Bazı akaryakıt dağıtım ve otogaz istasyonlarında ev tipi tüplere dolum yapılmakta mıdır? Yapılmakta ise bu konuda sayısal veri mevcut mudur?

Soru 2- Akaryakıt dağıtım ve otogaz istasyonlarında bu tür dolumları yapacak aparatların bulunması serbest midir? Yasak ise bu konuda Bakanlığınızca ne gibi önlemler ve tespitler yapılmaktadır? Bu konuda büyük akaryakıt ve otogaz satıcıları ile ne gibi bir çalışma yapılmaktadır?

Soru 3- Ev tipi tüplere dolum yapan akaryakıt istasyonları hakkında nasıl bir cezai işlem uygulanmaktadır? Kaç tane akaryakıt istasyonuna bu konuda ceza kesilmiştir? Bu cezanın kapsamı ve miktarı nedir?

Cevap 1, 2, 3- Bilindiği üzere, 13.03.2005 tarihli ve 25754 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5307 sayılı Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Kanunu ve Elektrik Piyasası Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun “Otogaz Bayileri” başlıklı 7 nci maddesinin 2 nci fıkrasının 4 üncü bendinde “otogaz bayilerinin otogaz istasyonlarında LPG tüpü dolumu ve satışı yapmamak, LPG tüpü dolumuna yarayan hiçbir alet, makine ve teçhizatı istasyon dahilinde bulundurmamak… ile yükümlü oldukları hükmü bulunmakta, 16.09.2005 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasası Lisans Yönetmeliğinin “LPG Otogaz Bayilik Lisansı sahiplerinin yükümlülükleri” başlıklı 26 ncı maddesinin 2 inci fıkrasının e bendinde de otogaz bayilik lisansı sahiplerinin otogaz istasyonlarında LPG tüpü dolumu ve satışı yapmamak, LPG tüpü dolumuna yarayan hiçbir alet, makine ve teçhizatı istasyon dahilinde bulundurmamakla yükümlü oldukları belirtilmektedir.

Bu çerçevede, LPG piyasasındaki denetimlere ilişkin olarak Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ile İçişleri Bakanlığı arasında 14.06.2006 tarihinde ve Bakanlığımız ile de 28.06.2006 tarihinde “Petrol Piyasası ve Sıvılaştırılmış Petrol Gazları (LPG) Piyasasında Yapılacak Denetimlere İlişkin İşbirliği Protokolü” imzalanmıştır.

EPDK’nın 03.06.2009 tarihli ve 18328 sayılı yazısında ise söz konusu Bakanlıklar personeli tarafından bu kapsamda yapılan denetimlerde LPG otogaz istasyonlarında mutfak tüplerine otogaz dolumu yapan ve LPG tüpü dolumuna yarayan aparat bulunduran 77 adet gerçek veya tüzel kişiye 5307 sayılı Kanunun 16 ncı maddesinin 2 nci fıkrasının b/1 bendi gereğince toplam 16.454.960 TL idari para cezası uygulandığı belirtilmektedir.

Keşan Kaymakamı Metin Borazan’dan, Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan’a ziyaret


Keşan Kaymakamı Metin Borazan, (03.07.2009) Tarihinde Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan’ı makamında ziyaret etti.
Saat 11.30 sıralarında Keşan Belediyesi’ne gelen Borazan, burada Özcan’ı ziyaret ederek bir süre sohbet etti.
Özcan’da ziyaret nedeniyle Borazan’a teşekkür etti.
Borazan, daha sonra Keşan Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu’nu da kısa bir süre ziyaret ederek, Erdoğan Demir’den büronun çalışmaları hakkında bilgi aldı.

TEKİRDAĞ VALİLİĞİNDEN BULGARİSTANDAKİ SEÇİMLER İÇİN OY VERİLECEK YELERİN AÇIKLAMASI

Bulgaristan’da 5 Temmuz 2009 Pazar günü Parlamento seçimleri gerçekleştirilecektir. Bu seçimlerde ülkemizde yaşayan çifte vatandaşlığa sahip Bulgaristan vatandaşları oy kullanacaktır.

Tekirdağ ilinde
1- TEKİRDAĞ-Merkez : Süleymanpaşa İlköğretim Okulu Orta Cami Mah. Ortacami Sok. No.4,
2- Çorlu Merkez : Kız Teknik Anadolu Meslek Lisesi Muhittin Mahallesi Salih Omurtak Cad. İstanbul Kısmı No.95,
3- Çorlu Merkez: Vali Şenol Engin İ.Ö.O. Havuzlar Mah. Gülnihal Sk. No:1/1,
4- Çorlu Merkez: Vehbi Günaştı İ.Ö.O. Şeyhsinan Mah. Güney Cd. No.50,
5- Çorlu Merkez :Yeşiltepe İnönü Mah. Şehit Er İdriz Özgür Cd. No. 42 ,
6- Çorlu Merkez: 75.Yıl Mükerrem Ali Kayan İ.Ö.O. Hasan Ali Yücel Cd.,
7- Çerkezköy Merkez: Nurullah Narin İ.Ö.O. Gazi Mustafa Kemal Paşa Mah. Kartal Sk. No:13,
8- Kapaklı Beldesi: Kapaklı İ.Ö.O. Pınar Bulvarı Kapaklı adreslerinde,
kurulacak sandıklarda oy kullanılacaktır.

5 Temmuz 2009 tarihinde yapılacak seçimlerle ilgili olarak Valiliğimizce oy verme gününden önce, oy verme günü ve oy verme gününden sonra gerekli güvenlik ve sağlık tedbirleri alınmıştır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

Ayşe Engin Arslanca’dan Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan’a ziyaret


Keşanlı sanatçı Ayşe Engin Arslanca (03.07.2009) Tarihinde Keşan Belediye Başkanı Mehmet Özcan’ı ziyaret etti.
Saat 16.30 sıralarında Keşan Belediyesi’ne gelen Arslanca , burada Keşanlı bir sanatçı olarak 7.Uluslararası Keşan Kültür ve Turizm Festivali’ne davete edilmesinden dolayı Özcan’a teşekkür etti.
Özcan’da, Keşan Belediyesi olarak Keşanlı sanatçılara önem verdiklerini belirterek “Bizler festivallerimizde öne çıkan değerli Keşanlı sanatçılarımıza da imkan yaratmayı hedefliyoruz. Bu nedenle Keşanlı sanatçılarımızı da festivalimize davet ederek Keşanlı vatandaşlarımızla Keşanlı sanatçılarımızı buluşturuyoruz” dedi.
Özcan, ziyaret nedeniyle ayrıca Arslanca’ya teşekkür etti.
HABER:GÜLAY KARAGÖZ

BABAESKİ’DE DÖRDÜZLÜ ÇEŞME VE FATİH CAMİİ GECE AYDINLATMA ÇALIŞMALARI TAMAMLANDI




Kırklareli’nin Babaeski İlçesi, Belediye Başkanlığı, Fen İşleri Müdürlüğünce, Fatih Caddesin yer alan, tarihi dördüzlü çeşme ve Fatih Camii’nin gece aydınlatma çalışmaları tamamlandı.
İlçe Merkezinde, 17.Yüzyılda yapılan, Kesme köfeki, dört cepheli, kubbeli dördüz çeşme ve Edirne -İstanbul yolunun, çarşı mevkiindeki meydanda bulunan, 1467 yılında Fatih Sultan Mehmet’in emri ile inşa edilen Fatih Camii yapılan aydınlatma çalışmaları sonucunda göze hoş gelen renkli bir görünüme kavuştu.
Belediye Başkanı Sayın Abdullah Hacı, yaptığı açıklamada, “İlçemiz için çok önemli olan iki tarihi eserimiz “Dördüz Çeşme” ve “Fatih Camii’ni” renkli projektörler ile aydınlatma çalışmamız hem halkımız hem de ilçemize gelen misafirlerimiz tarafından beğeni ile karşılandı. Bu tür ilçemize görsellik kazandıracak yeni projeleri zaman içinde hayata geçirmeye devam edeceğiz.” dedi.


HABER VE FOTO:METİN KARAKUŞ

—BELEDİYE BAŞKANI HACI, TEK RUMELİ TV’DE…





Kırklareli’nin Babaeski İlçesi’nde, Belediye Başkanı Abdullah Hacı, Tek Rumeli TV’nin yaptığı programda yer alacak.
Belediye Basın ve Halkla İlişkiler Bürosu’ndan yapılan açıklamada;
“Rumeli kültürünün sıcaklığını yeni nesillere aktaran, bu kültürün tanınmasına öncülük eden ilk televizyon olan Tek Rumeli TV, Babaeski İlçesinde, gerçekleştirdiği çekimlerde Belediye Başkanı ve halkla yapılan röportajları, yarışma programlarını seviyeli ve özgün yayın anlayışıyla, kültürel gelişmişliğimizin, Türk yayın hayatında eksik kalan bir parçasının ekranlara yansıtacağı belirtildi.”
Belediye Başkanı Abdullah Hacı ile yapılan röportaj programı 04.07.2009 tarihi, saat 12.00’de Türksat 3A, Frekans: 12685, Sembol: 30000, Polarizasyon: Horizontal(Yatay) erişim bilgileri üzerinden yayın yapan Tek Rumeli TV ekranlarında yayınlanacaktır. Ayrıca program içerisinde halkımız ile yapılan röportajlar ve yarışma programı da ekrana geleceği açıklandı.

2 Temmuz 2009 Perşembe

SARI BASIN KARTI ÖLDÜ RUHUNA FATİHA

Celal Uçan
TÜRKİYE HABERCİ GAZETESİ KÖŞE YAZARI
Bu hafta ki yazımı bir arkadaşımın başından geçenlere ayırıyorum. Umarım arkadaşımın yaşadıkları yetkililer tarafından düzeltilir. Kendi ağzından okuyunca ilginizi çekecektir. Osmanlı’nın başkenti yeşili ve tarihiyle ünlü Bursa’daydım geçen hafta sonu. Yolculuğun her anını gazeteci merakıyla gözlemem ilginç notlar almamı sağladı. Sabah Yenikapı’dan bindiğim hızlı feribotla neşe içinde Güzelyalı iskelesine ulaştım. Bursa’nın kalbine varmam için biraz daha gayret etmem gerekti. İskele önünden halk otobüsüyle 30 dakika daha giderek Bursa metrosunun şehir merkezi bağlantılı sanayi durağına geldim. Anlatacağım garipliği de tam burada yaşadım. Metro giriş merdiveninden uyarı yazılarına bakarak indim. Bilet gişesinin camında ücretsiz geçişe izin verilmiş belgeler asılıydı. Arasında Başbakanlık onaylı ‘Sarı Basın Kartı’ da vardı. Ben gişeye uğramadan cüzdanımdan basın kartını çıkartıp geçiş bankosu yöneldim. Niyetim, kartı görevliye gösterip geçmekti. Başbakanlık Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün verdiği kart bir güvenlik görevlisinin engeline takılmıştı. Görevli karta baktığı halde ismimi sordu. Ben ilk an anlayamadım. ‘Karta baktığı halde ismimi niye sordu’ diye kısa süre afalladım. Sonra ‘Belki gözleri yakını görmüyordur’ hissi ile isim ve soyismimi söyledim. Ardından ani bir hareketle geçiş noktasına yakın kirişli duvara bakan arkadaş aranmaya başladı. Gözlerine hafif kısarak başparmağıyla duvardaki listeyi inceledi. Şaşırıp ‘neyi arıyorsunuz’ diye sorduğumda ‘listede isminize bakıyorum’ deyiverdi. Aman Allah’ım iki buçuk milyon nüfuslu Bursa’ya gelmişim ve metro girişinde bir listede ismim aranıyor. Beynim kısa devre yaptı, kamera şakası olabileceğini bile düşündüm. Ancak gerçeği öğrenmek uzun sürmedi. Meğer malum listede sadece Bursa’da görevli Başbakanlık onaylı sarı basın kartı taşıyanların isimleri yazılıymış. Değilsen basın kartının ağa babasını taşı mangır vermeden Bursaray’a binemezmişsin. Maşallah Büyükşehir Belediyesi büyük bir karar almış. Ben metroya ücretsiz binmenin derdinde değilim. Kafama taktığım şey Bursa’ya başka şehirlerden her gün binlerce sarı basın kartı olan gazeteci mi akın ediyor ki, böyle bir uygulama var. Yoksa dışarıdan gelen gazeteciler öcü gibi mi geliyor. Ya da metro zarar eder endişesi mi var. Aklı evvel belediye yönetimi hiç mi düşünemedi; dışarıdan gelen gazeteciler, belki şehrimizi tanıtacak program ya da haber yapacak’ diye… Söz ettiğim saçmalığın daha beterini ise Ankara’da Melih Gökçek yapıyor. Sayın başkan Hiçbir gazeteciye toplu ulaşım araçlarını ücretsiz kullandırmıyor. Bürokrasi kalbinin attığı, en fazla basın mensubu bulunduğu başkentin tanıtımı başkan için hiç mi hiç önemli değil doğrusu. Gökçek’in ‘Pireye kızıp yorganı yaktığı’ herkesçe biliniyor. Oysa İstanbul’da öyle mi? Kadir Topbaş, kültür başkenti dünyanın gözbebeği İstanbul’un toplu ulaşımını sarı basın kartı olanlara sonuna kadar açmış halde. Onun da bir bildiği vardır herhalde. Duayen meslektaşlarımızın itibarından övgüyle söz ettiği sarı basın kartı artık ayaklar altında desek yeridir… Devletin bütün kuruluşlarının tanıdığı bu kart maalesef yerel yöneticilerin şamar oğlanı oldu. Üstelikte belli şartları ve yasal bekleme sürelerini yerine getiren gazetecilere Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nce verilen bu kartı almanın öyle her yiğidin harcı olmadığı halde. Basın Kartları Komisyonu Türkiye'de her üç ayda en az yüz kişi bu kartı veriyor. Aynı toplantılarda 60 kişi de Sürekli Basın Kartı'na kavuşur. Söz konusu kart olmayanın pasaportuna da ‘Gazeteci’ yazılmaz. Türkiye’nin en büyük sorunu da zaten var olan kuralları uygulamamak değil mi?

IV. VİZE TARİH VE KÜLTÜR FESTİVALİNİN İLK İSMİ YUSUF GÜNEY

Bu yıl 30-31 Temmuz 1-2 Ağustos tarihlerinde düzenlenecek IV. Vize Tarih ve Kültür Festivalinin ilk ismi Yusuf GÜNEY oldu.

Vize Belediyesi 1.Kent Konseyi Toplantısı Yapıldı



Kırklareli iline bağlı Vize ilçesinde 01.07.2009 tarihinde Belediye Kapalı DüğünSalonun'da 1.Kent Konseyi yapıldı.Saat 14.00'dabaşlayan toplantıya Vize Belediye Başkanı SelçukYILMAZ, İlçe KaymakamıSavaş ÜNLÜ, kamu kurumlarımızın yöneticileri, siyasi parti ve sivil toplumkuruluşlarımızın temsilcileri ve muhtarlar katıldı.Kent Konseyi toplantı gündeminin sunumundan sonraVize BelediyeBaşkanı Selçuk YILMAZ açılış konuşmasını yaptı.''Kent Konseyi; yerel yönetimin,kamu kurumu niteliğindekimeslek kuruluşlarının ve sivil toplumun ortaklık anlayışıçerçevesinde buluşulan,vizyonların sürdürülebilir kalkınmailkeleri temelinde belirlenen demokratik bir yönetim mekanizmasıdır.İlçemizin; tarihi, kültürel ve doğal değerlerine sahip çıkıp geliştirmek; çocukların, gençlerin, kadınların ve engellilerin toplumsal yaşamdaki etkinliklerini arttırmak birincilamaçlarımızdandır.Bugün 1.'sini gerçekleştirdiğimiz Kent Konseyi toplantısına gelen tüm katılımcılara teşekkür ederim.Belediye Başkanımız Sayın Selçuk YILMAZ'ın konuşmasının ardından İlçe Kaymakamı Savaş ÜNLÜ konuşma yaptı.İlçemizde ilk kez gerçekleştirilen Kent Konseyi toplantısının güzel çalışmalarla devam etmesi temennilerinde bulunarak başarılar diledi.Toplantıda oy birliğiyle gizli oylama yapılmasına karar verildi.''Kent Konseyi Başkanı; Hasan Basri KORKMAZ, Divan Kurulu; Oğuz KARDAŞ, İsmail SAĞLAM, Muammer İŞBİLEN olurken; Kent Konseyi Genel Kurulu kendi aralarından 8 kişilik Yürütme Kurulu üyelerini seçti.YürütmeKuruluna seçilen 8 kişinin isimleri şöyle: Hasan TOPUZ,Muammer İŞBİLEN, İsmail SAĞLAM, Ebru BİLGEN, Ruhsar KORKMAZ,Çetin KAYA, Halil DOĞAN, Osman AÇIKGÖZ seçildi.
Haber Fotograf Galerisi

Uzunköprülü sahip çıksın!


AK Parti Edirne Milletvekili Prof. Dr. Necdet BUDAK, önceki gün Uzunköprü’ye gelerek Devletin İlçedeki yatırımlarını yerinde inceledi ve devam eden yatırımlar hakkında bilgi aldı. Prof. Dr. Necdet BUDAK, ilk olarak yeni köprü inşaatına ardından, Toprak Mahsulleri Ofisine, sonrasında Çakmak Barajına ve son olarak ta İletim Kanalı inşaatının bulunduğu alana gitti. Burada incelmelerde bulunduktan sonra şehir Merkezine dönen Prof. Dr. BUDAK gazetemizi de ziyaret etti. Gazetemizde önemli açıklamalarda bulunan Prof. Dr. BUDAK, özellikle sizlerden tek isteğim Uzunköprülü olarak Çakmak barajına sahip çıkmanızdır. Uzun soluklu bir proje olan Çakmak barajına sahip çıkılması gerekiyor. Sonuçta Baraj bittiğinde buradaki herkes barajdan istifade edecek. Tekrar söylüyorum. Baraja sahip çıkalım” dedi.

KAYNAK:UZUNKÖPRÜ GÜRSES GAZETESİ

BUDA YILAN KOVALAMA TİMİ


Edirne iline bağlı Uzunköprü ilçesinde Gün geçmiyor ki çeşitli tuhaflıklar yaşanmasın. Zaman zaman dünya genelinde ortaya çıkan birçok objeyi de görebiliyoruz. Deli dana, kuş gribi, domuz gribi derken her gün başka iddialar ortaya atılıyor. Şimdide son olarak ülke genelinde kene paniği yaşanıyor. Kene ısırması ile hayatını kaybedenler her geçen gün artıyor. Keneye karşı kene savar timleri kuruluyor ve her yer ilaçlanıyor. Fotoğrafta gördüğünüz bu insanların ne yaptığını merak ediyorsunuz. Burası İlçemiz Büyük Şehsuvarbey Mahallesi Şair Sokakta ki Öztrakya sitesi bahçesi. Buradaki insanlarda kendi başlarının çaresine kendileri bakıp, bahçedeki yılanları kovalamak için çaba sarf ediyorlar. Sitede oturan yaklaşık 25 hane bulunuyor. Burada bulunan ailelerin çocukları okulların tatil olması ile birlikte bisikletlerine binip evlerinin önünde oyun oynuyorlar. Ancak aileler çocukların peşinden koşturuyor. Ne aileler rahat nede çocuklar, hiç birisi yılan korkusu yüzünden rahat edemiyorlar. Sitelerinin etrafında ve bahçelerinde yılanların cirit attığını belirten site sakinleri bu yüzden İlçe Tarım Müdürlüğüne ve Ziraat Odasına başvurdular. Ancak olumlu bir cevap alamadılar. Aldıkları cevap ilaç alıp burayı siz ilaçlayın oldu. Bunun üzerine ne yapacaklarını bilemeyen site sakinleri şimdi bahçelerindeki yılanları ellerindeki sopalarla kovalamaya çalışıyorlar. Öz Trakya sitesi sakinleri, yetkililerin yerlerinden kalkarak bu dertlerine bir çare olmalarını ve söz konusu alandaki yılanlara karşı bir önlem alarak ilaçlama yapılmasını istiyorlar. Bakalım bu insanların sesini duyan olacak mı?

KAYNAK:UZUNKÖPRÜ GÜRSES GAZETESİ

9. EDİRNE TİCARET, SANAYİ VE İŞ FUARI (ETSİF'09) VE 2. AGRO BALKAN TARIM, ORMAN VE HAYVANCILIK FUARI AÇILDI







9. Edirne Ticaret, Sanayi ve İş Fuarı (ETSİF'09) ve 2. AGRO Balkan Tarım, Orman ve Hayvancılık Fuarı başta Edirne Valisi Mustafa BÜYÜK olmak üzere, Edirne Milletvekilleri Prof. Dr. Necdet BUDAK, Rasim ÇAKIR, Bilgin PAÇARIZ, Belediye Başkan Yardımcısı Namık Kemal DÖLENEKEN, ETSO Yönetim Kurulu Başkanı Bülent ALAMUT, kurum müdürleri ve çok sayıda katılımcının da bir araya geldiği törenle Sarayiçi’nde açıldı. Edirne Ticaret ve Sanayi Odası (ETSO) Başkanı Bülent ALAMUT, fuar açılışında yaptığı konuşmada fuarın önemine ve Edirne için gerekliliğine değinerek, fuarların pazarlamanın en önemli araçlarından olduğunu belirtti. Edirne Belediye Başkan Yardımcısı Namık Kemal DÖLENEKEN de fuarın Kırkpınar'ın gölgesinde kalmaması gerektiğini düşündüğünü ifade ederek; ''Kırkpınar 648 yıllık bir gelenek, bu geleneğin gölgesinde kalan hiç bir şeyin büyümesi mümkün değil. ETSİF'in de böyle bir talihsizliği var. Hâlbuki bu tür etkinlikler şehre canlılık getirecek şekilde organize edilmelidir. Kırkpınar'da gelecek insanları yatıracak yerimiz yok, bugün buraya 20 kuruluş daha çağrılsaydı, onlara verecek yatağımız bile yoktu. Konuları birbirinin üstüne getirmekle fuara da zarar verdiğimizi düşünüyorum '' dedi. Daha sonra söz alan Edirne Milletvekili Rasim ÇAKIR ise, fuarın her geçen gün daha kurumsal bir hal aldığını belirtirken, Edirne Milletvekili Prof. Dr. Necdet BUDAK da, Edirne'ye iktidarın gerekli yatırımları yaptığını söyledi. Edirne Valisi Mustafa BÜYÜK ise Sarayiçi mevkisindeki fuarın açılışında yaptığı konuşmada, ekonomisi tarıma dayalı Edirne için fuarların önemli olduğunu söyledi. Vali BÜYÜK, fuarın yararlı olacağına inandığını ifade ederek; ''Edirne bir çok açıdan önem verilen bir kent. Ülke ekonomisine tarım açısından değer katan bir kent. Tarıma dayalı sanayi ve bu anlamda çalışma yapan insanların kendilerini ifade edecekleri bu tarz fuarlar faydalı oluyor. Doğrudan görme ve değerlendirme mekânları olan fuarlar bu açıdan önemli. Faydalı geçeceğine inanıyorum '' dedi. Konuşmaların ardından Vali BÜYÜK, Edirne Milletvekilleri BUDAK, ÇAKIR ve PAÇARIZ, Belediye Başkan Yardımcısı DÖLENEKEN ve ETSO Yönetim Kurulu Başkanı ALAMUT fuarın açılış kurdelesini kestiler. Daha sonra törene katılanlar, fuar alanını gezerek ürünler hakkında bilgi aldı. Fuar, 5 Temmuz Pazar gününe kadar açık kalacak.

DEVLET HİMAYESİNDEKİ BAŞARILI ÖĞRENCİLERE VALİ BÜYÜK’TEN KARNE HEDİYESİ







Edirne Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı Çocuk Sitesi ve Erkek Öğrenci Yurtlarında kalan başarılı öğrenciler Edirne Valisi Mustafa BÜYÜK tarafından ödüllendirildi. 2008-2009 Eğitim ve Öğretim dönemini “Teşekkür” ve “Takdir” belgeleri alarak tamamlayan 23 kız ve erkek öğrenci sevincini, Edirne Valiliği Toplantı Salonu’nda bir araya geldikleri Edirne Valisi Mustafa BÜYÜK’le paylaştı. Karnelerini ve başarı belgelerini getiren öğrencilere Vali BÜYÜK tarafından yaz tatili harçlığı ve çeşitli hediyeler verildi. Edirne’deki kızların eğitim ve spor alanındaki başarılarının kendilerini sevindirdiğini ifade eden Vali Mustafa BÜYÜK, Edirne'de kızların erkeklere göre daha başarılı olduğunu gözlemlediğini ve bu durumun kendisini umutlandırdığını anlattı. Başarılı öğrencilere tek tek herhangi bir ihtiyaçlarının olup olmadığını da soran Vali BÜYÜK, öğrencilerin yaz tatilini en iyi şekilde geçirmeleri için kendileri için bir program hazırlayacaklarını söyledi.

Demirköy’de operasyon


Kırklareli iline bağlı Demirköy ilçesinde bir ihbarı değerlendiren jandarma, polis ve sivil ekipler, Demirköy, İğneada ve köylerde bulunan bazı tarımsal kalkındırma kooperatiflerine ve mükelleflerin bağlı olduğu muhasebe bürolarına eş zamanlı operasyon başlattı.Sabah saat 09.00 sıraları başlayan operasyonda konu ile ilgili olarak çok sayıda dosya ve dökümana incelemek üzere el konuldu. Demirköylü vatandaşların ilgisi ile karşılanan operasyon saat 12.00 sıraları sona erdi

KAYNAK:LÜLEBURGAZ GÖRÜNÜM GAZETESİ

—BABAESKİ’DE EĞLENCE SEKTÖRÜNE YENİ BİR MEKÂN DAHA KATILDI…






















Eğlence sektöründe gece hayatına hız kesmeden devam eden Babaeski İlçesi, İstanbul gecelerini aratmıyor.
Ülke genelinde devam ekonomik krize rağmen Babaeski İlçesi’nde ardı ardına açılan bir birinden güzel işletmelere bir yenisi daha katıldı.
Geçtiğimiz günlerde hizmete giren, Tansa Kır Lokantası, Sevenlerin Bahçesi ve Mihrabad Cafe’den sonra, nezihi ortamı ve profesyonel personel kadrosu ile eğlence sektöründe Bahçe Pub’da yeni mekânı ile yerini aldı.
Festival alanında ki yeşillerle bürünmüş doğal ortamında ki geniş bir alana kurulu olan işletmesi ile “Yaza Merhaba Gecesi” düzenleyen Bahçe Pub, gecede yer alan sanatçıların verdiği konserlerinde müşterilerine unutulmaz, muhteşem bir müzik ziyafeti yaşattı.
Sıcakların artması ile hızla etkisini göstermeye başlayan yaz sezonunda, eğlenceye düşkün olanlar, kapalı alanlarda ki işletmelerden rotaları eğlence yerlerinde yazlık mekânlara yöneltti.
Birbiri ardına açılan mekânlar arasında, 600’e yakın seçkin konukla yaza merhaba diyen “Bahçe Pub’un” sahibi Hakan Çoralı, müşterilerine sunduğu canlı müzik keyfi ve kaliteli hizmet anlayışı ile bir anda dikkatleri üzerine topladı.
Çoralı, sezona daha yeni başladıklarını belirterek, her gece ayrı bir sürprizlerinin olacaklarını kaydetti.
Gecede, Coşkun Tetik Klâs–39 ve saz arkadaşları, Saksafon ve Gitarda Fırat ve Murat ikilisi ve ayrıca konuk sanatçı olarak yer alan Babaeski’nin çok yakından tanıdığı bir isim olan Pınar Ünlü, Türk Sanat Müziği eserlerini kendine tarz farklı bir müzik yorumu ile söylemesi dinleyenlerden tam not aldı.
HABER VE FOTO:METİN KARAKUŞ

ODA BAŞKANI TOPAL, “EN FAZLA MAĞDUR OLAN KESİM ESNAF-SANATKARLARDIR


Kırklareli’nin Babaeski İlçesi’nde Esnaf ve Sanatkârlar Odası Başkanı Türkay Topal, mikro işletmelerin büyük bölümünün esnaf ve sanatkâr işletmelerinden oluştuğunu ama yine de en fazla mağdur olan kesim’in esnaf ve sanatkârlar olduğunu söyledi.
Oda Başkanı Türkay Topal, yaptığı açıklamada, TÜİK verilerine göre, Türkiye’de istihdamın yüzde 62’ye yakın bölümünü mikro işletmelerin yarattığını belirtti.
Topal, daha sonra açıklamasında şunları kaydetti; “Kendileri ile birlikte büyük bir kitleye istihdam imkânı yaratan, bu anlamda devletin iş yaratma yükünü azaltan esnaf-sanatkârlarımızın, aynı zamanda geleneksel usta-çırak ilişkisi ile iş piyasasına nitelikli eleman da yetiştirmektedir. Üretim ve ihracat potansiyelleri ve yarattıkları katma değer ile ekonominin vazgeçilmez unsurları olan esnaf ve sanatkârlarımız yurdun en ücra köşelerine kadar hizmeti toplumun ayağına götürerek, aynı zamanda sosyal bir görev de üstlenmektedir. Tüm bu olumlu özelliklerine rağmen, Türkiye’de en fazla mağdur olan kesim yine de esnaf-sanatkârımızdır.”
Yıllardır büyük işletmeleri koruyan ve destekleyen politikaların ön planda tutulması ve küçüklerin sürekli göz ardı edilmesinin yaşanan ekonomik krizlerin de temel nedenlerinden biri olduğuna dikkat çeken Oda Başkanı Türkay Topal, şu görüşlere yer verdi.
“Yüzde 98’i mikro işletmelerden oluşan bir ekonomide, sürekli büyüklere yatırım yapılmasının sonuçlarını bugün ne yazık ki acı bir şekilde yaşıyoruz. AB başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede küçük işletmeleri korumayı öngören politikalara geri dönüldü, dönülüyor. Artık küçük işletmelere kırmızı kart gösterilmiyor, yollarına kırmızı halılar döşeniyor. Son yıllarda Hükümetimiz de bu yönde politika değişikliklerine gitmekte. Konfederasyonumuzun esnaf-sanatkârın korunmasına yönelik önerileri yavaş yavaş değerlendirilmeye başlandı. Örneğin, geçen yıl içinde ilk kez imalatçı esnaf-sanatkârlara sıfır faizli kredi kullandırıldı. Ancak, esnaf-sanatkârların uzun yıllardan bu yana çözülemeyen sorunları var. Hâlihazırda yaşanan kriz ile sorunlar daha da artmış durumda. Ekonomik kriz nedeniyle kişilerin satın alma gücü düştü, talep azaldı ve bunun sonucunda piyasalarda bir durgunluk meydana geldi. Bu talep daralması esnaf-sanatkârları da çok olumsuz etkiliyor.”

HABER VE FOTO:METİN KARAKUŞ
sağ üst köşede yer alan Önceki kayıtlar'a tıklayarak geçmiş haberlere ulaşabilirsiniz...